Ziya Özorhon: “Hakemliğin Zehrini Damarlarımda Hissediyorum”

A Klasmanı hakemlerimizin basketbol dışındaki hayatlarına ışık tuttuğumuz yazı serisinin bu haftaki konuğu Ziya Özorhon.

Ziya Özorhon kimdir?
1979 Rize Pazar doğumluyum. Beş yaşımda başlayan İstanbullu olma kavramı her ne kadar pek tercih etmesem de halihazırda devam etmekte. İlkokuldan sonra Bağdat Caddesi’nde bulunan Semiha Şakir Ortaokulu’nda güzel güzel devam eden öğrenim hayatım ailemin beni kandırması sonucunda fen lisesi sınavlarına girmem ve kazanmam sonrasında Üsküdar Fen Lisesi ile devam etti.

İ.T.Ü Elektrik Elektronik Fakültesi Elektrik Mühendisliği Bölümü’nde lisans eğitimimi tamamladıktan sonra ne yapacağına karar veremeyen tüm mezunlar gibi ben de yüksek lisans yapmaya karar verdim ve Marmara Üniversitesi’nde Üretim Yönetimi ve Pazarlama alanında yüksek lisansımı tamamladım. Askerlik görevimin ardından elektrik elektronik sektörüyle ilgili özel bir firmada satış mühendisliği ile iş hayatıma başladım. Ardından satış müdürlüğü ve yurtdışı satış direktörlüğü gibi görevlerde bulundum. Daha sonra başka bir özel firmaya satış ve pazarlama koordinatörü olarak transfer oldum. Burada yaşadığım yoğun tecrübelerin sonucunda iki seneden beri ortaklarımla beraber kendi firmamızla inşaat sektöründe bulunan önemli firmalara elektronik güvenlik ve zayıf akım sistemleri alanlarında hizmet vermekteyiz.

Basketbol olan ilginiz nasıl başladı? Hakem olmadan öncesine ait basketbola dair bir anınız var mı?
Her ne kadar sorunun kaynağının eğitim sistemi olduğunu düşünsem de, ben de gençken Türkiye’deki birçok amatör ruhlu genç gibi spor alanında ciddi yanlış yapanlardanım. Doğru örnekleri tabiki ayırmak gerekiyor ama gençken spora biraz yatkınsanız ve spor için yeterli enerjiniz varsa malesef maymun iştahlı oluyorsunuz. Tek bir branşta ilerlemek yerine her branştan biraz deneme yoluna gidiyorsunuz. Ben gençliğimin büyük bir kısmını spor yaparak geçirdim, lisanslı futbol oynadım senelerce, lise ve üniversite takımlarında basketbol oynadım, yine bazı okul turnuvalarına hentbolcu olarak gittim, voleybolda ve özellikle plaj voleybolunda hep aranan bir oyuncu oldum, masa tenisinde belirli bir düzeye geldim, hatta en son badmingtonda küçük bir derece yapmışlığım bile var. Ama yukarıda da belirttiğim gibi hepsi belirli bir düzeyde kaldı, malesef içlerinden bir tanesi bile kalburüstü olmadı. Uzun senelerdir içinde de olduğum için özellikle basketbolu daha üst seviyede oynamak isterdim diyebilirim. Şimdilerde ise bu durumdan gelen tecrübe eksikliğini daha çok empati yaparak kapamaya uğraş veriyorum ve üst seviyedeki basketbolcular ile antrenörlerin sahadaki ruh hallerini makul seviyelerde kabullenmeye çalışıyorum.

Basketbol hakemi olmaya nasıl karar verdiniz?
Üniversitelerde Spor Kurulları vardır, turnuvalar, etkinlikler, konserler düzenlerler. Belli bir bütçe ile herşeyi yapmaya çalışırlar. Başkan yardımcısı olduğum dönemde yine bir sokak basketbolu turnuvası düzenliyoruz. Resmi olarak başvuru yaptık, İl Temsilciliği’nden organizasyonumuzda görevlendirilmesi için hakem atamalarını istedik. Sonradan yakınen tanıdığım ve çok sevdiğim abilerim o zaman öyle yüksek bir fatura çıkardılar ki, mecburen iş başa düştü ve düdüğü boynumuza astık. Maçlar ilerledikçe mücadele arttı, seviye yükseldi, reaksiyonel olarak düdük çalma alışkanlığım da  başlamış oldu tabi. Baktım düdük çalıyorum duruyorlar, çalmıyorum devam ediyorlar, ne güzel bir şeymiş dedim ve basketbol hakemliğinin zehrini damarlarımda hissetmeye başladım  Ardından bence camianın efsanelerinden olan Ergün Cengiz, daha önce basketbol oynamış kuzenlerim ve okul arkadaşlarım ile beraber ilk açılan hakemlik kursuna katıldık. Yine de şunu rahatlıkla söyleyebilirim, basketbol hakemi olmaya karar verme evresi kurstan sonra o tempoya girdiğinizde gerçekleşiyor. Sanırım kursa katılan adayların %10’undan daha azı devam ediyordur hakemliğe. Bu arada kuzenlerim ve arkadaşlarım ilk bırakanlardan oldular. Ben ise onların aksine maç yönetmeye başladıkça zevk aldığımı, bu alanda ilerleyebileceğimi hissettim ve hakemlikte devam etmeye karar verdim.

Yönettiğiniz ilk maçı hatırlıyor musunuz? O anları bizimle paylaşır mısınız?
Yönettiğim ilk maçı detaylı olarak anımsayamasam da, 1999 senesinde bir okul maçı olduğunu ve o dönemin  tecrübeli hakemlerinden biri olan sevgili Çetin Artan ile yönettiğimi hatırlıyorum. Daha önceki küçük tecrübelerimden dolayı biraz sokak basketbolu tadında geçmişti, maçı uzun süre tek pota gibi düşündüğümden Çetin Abi’yi oldukça yormuştum.

Maçlara nasıl hazırlanıyorsunuz? Maçlardan önce uyguladığınız bir toteminiz var mı?

Maç tebligatından sonra iletişim ve planlama gibi rutin hazırlanma sürecimiz oluyor. Takımlar hakkında tabiki bilgiler alıyoruz, güncel gelişmeleri takip ediyoruz, maçın nasıl geçebileceği hakkında düşüncelerimiz oluyor. Kısacası temel hazırlıklarımı yapıyorum fakat durumu mental olarak çok da komplike hale getirmemeye çalışıyorum. Bunun haricinde fiziksel olarak elimden geldiğince hazır olmaya çalışıyorum. İki sene önce geçirdiğim mide ameliyatının ardından istesem de hala kilo alamamam sanırım biraz tembelleştiriyor beni, haftada en fazla bir ya da iki koşu yapabiliyorum.

Maçlardan önce hepimizin kendimize göre ilginç davranışları oluyor. Hakem tişörtümün nasıl durduğuyla ilgili ayna karşısında bazı hakem arkadaşlarımın yarısı kadar olmasa da ciddi vakit geçiriyorum. Bunun haricinde soyunma odasında iki ayakkabı bağcığımın eşit derecede sıkı biçimde bağlanması konusunda küçük bir takıntım var. Bu alanda 42 deneme ile kendi rekorumu geçtiğimiz sene kırmış bulunmaktayım  Bir de maç esnasında neredeyse her pozisyonda pantolonumu düzeltme alışkanlığım var, farkında olmadan yapıyorum sanırım. Şu alışkanlıklarıma bakınca maça hazırlanmak ve maç yönetmek dışında her şeyi yapıyormuşum 🙂

Her mesleğin bir püf noktası vardır. Sizce basketbol hakemliğininki nedir?
Bence her mesleğin püf noktası ortak; yaptığın işe tutkuyla bağlı olmak ve kendini mesleğin bir parçası hissetmek. Basketbol hakemliği yorulmadan, yıpranmadan uzun seneler boyunca kolay yapılabilen bir meslek değil. Her aşaması gerçekten tutku ile bağlılığı gerektiriyor. Başlangıcı ve ilk adımlama dönemi kendi içinde zor, rekabet oluyor, öğrenmeye ilerlemeye çalışıyorsunuz, bir maç için normalden daha uzun zaman harcamanız gerekiyor. Biraz yükseldiniz mi yeni bir lige, yapıya ve çevreye uyum sağlamaya çalışıyorsunuz. Hem yerinizi korumak hem de daha ileri gidebilmek için efor sarfediyorsunuz. En üst lige geldiğinizde ise aslında daha stresli ve göz önünde olmasına rağmen yapılan iş daha basitleşiyor, işinizi doğru yapabiliyorsanız zaten mesleğin bir parçası oluyorsunuz, kendinize has bir tarzınız oluşuyor. Kısacası basketbol hakemliğinde her dönemin kendi içinde belirli zorlukları oluyor ama klasik bir döngü içinde bu işi sevdikçe daha iyi yapmaya çalışıyorsunuz, iyi yaptıkça da daha çok sevmeye başlıyorsunuz.

Maçın stresini nasıl atıyorsunuz?
Hayatın her alanında ve yaptığımız her işte olduğu gibi tecrübelendikçe sorunlarla başa çıkmada ve stresi kontrol etmede ciddi yol katediyoruz. Hakemlikte de benzer durum sözkonusu. Herşeyden önce hiçbirimiz hiçbir maçtan sonra stresimiz yok, kafamız çok rahat diyemiyoruz çünkü yaptığımız işin doğasında kısa zaman dilimlerinde durmadan ve aniden onlarca karar vermek yatıyor. Böyle olunca hatalar yada daha iyimser yaklaşacak olursak daha iyi yapabilecekken yapamamalar kaçınılmaz oluyor. Başta belirttiğim gibi seneler geçtikçe maçın ardından belki de günlerce yaşanan strese nasıl yaklaşacağınızı daha iyi öğreniyorsunuz. Bu konuda belirli bir yol aldığımı düşünüyorum, maçın ardından oluşan stresi biriken işlerime yoğunlaşarak ve elimin altında varsa proje çizimi yaparak en aza indirmeye çalışıyorum fakat iyi geçmeyen bir maç sonrası uzun dönüş yolculuğu üzerinde biraz daha çalışmam gerekiyor.

Bir basketbol hakemi olarak yaşadığınız en zor durum neydi?
Yaklaşık on senedir bu ligde maç yönetiyorum ve biraz şanslıyım ki kötü yönetmiş olduğum maçların ağırlığı dışında sahada beni çok zor durumda bırakacak bir durum hatırlamıyorum.

Basketbol hakemliğinin size kattığı en önemli artı ne oldu?
Tabi ki basketbol hakemliği zor ve stresli zamanlarda daha sakin kalma, kısa zamanda birçok karar verebilme, empati yapabilme, dış etkenlerden soyutlanma gerekliliği gibi konular açısından geliştiriyor bizleri. Sosyal çevremizin artması, farklı yerlerde birçok dostluk kurulması, değişik yerlere seyahat etme gibi artıları da mevcut elbette.  Fakat bunlardan da önemlisi sanırım bizleri çok yönlü düşünmeye ve kendimizi sürekli geliştirmeye itiyor. Yaptığımız iş daha çok belirlenmiş kurallar ışığında analitik düşünce ve mantığı ön plana çıkarıyor, belirlenmiş doğruları ve yanlışları bazı tecrübelerle değerlendirmeye çalışıyoruz, bunlara biraz da sayısal verileri katıyoruz. Fakat analitik yönü kuvvetli olan, mantığını ön planda tutan birinin duygusal faktörleri de göz önünde bulundurması gereken zamanlar hiç de az değil sahada. Sonuçta insanlarla sürekli iletişim halindeyiz, karar veriyoruz, bizim kararlarımız birçok insanı etkiliyor ve tepkiler olabiliyor, böylece duygular baskın olabiliyor zaman zaman. Toparlayacak olursam hakemlik aklın, tecrübelerin ve duyguların doğru bir oranda buluşması gereken bir adres, ben de elimden geldiğince doğru kombinasyonu yapmaya çalışıyorum.

Hakem olmanın en cazip yanı ne sizce?
Yaptığımız işteki başarı en çok doğruya göre ölçülmüyor maalesef, en az hataya göre performans ortaya çıkıyor. Sahada her zaman bir kaybeden oluyor, insanların bakış açıları farklı olabiliyor, göreceli bir iş yapıyoruz, bundan dolayı da hiç bir zaman mükemmel bir sonuç ortaya çıkmıyor. Biz de bu yüzden her zaman mükemmeli aramaya çalışıyoruz, en iyiyi yapmaya uğraşıyoruz, bunlar bizi motive ediyor. Sanırım hakem olmanın en cazip yanı iyi yönetilmiş ve soru işareti kalmamış bir maçtan sonraki bir parça huzur diyebilirim. Bir de tabii ki bir sonraki maçın tebligatının alındığı andaki keyif.

Sosyal çevrenizde basketbol hakemi olduğunuzu öğrendiklerinde tepkiler nasıl olur genelde?
İlk öğrenenlerin tepkileri tabii ki farklı farklı oluyor fakat bunlar genelde klasik bir döngü içinde devam ediyor. Sıradaki maçın ne olduğunun sorulması, kendi tuttuğu takımı ön plana çıkartmalar, bu konuda yardım istemeler, alınan ücreti merak etmeler gibi klişeler hepimizin yoğunlukla karşılaştığımız ilk tepkiler. Maçlardan sonra nasıl bir ruh halinde oluyorsunuz, sahada yaptığınız yanlışın farkına varıyor musunuz gibi psikolojik ağırlıklı soruların geleceği günü de umutla bekliyorum. Bunun dışında bir de hakem olduğumu uzun yıllardır bilen çevremin bazı tepkileri de hoşuma gidiyor. Hepimizin bildiği gibi negatifliklerle fazla vakit kaybeden bir toplumda yaşıyoruz, kaosları, çıkan olayları daha çok takip ediyoruz. Benim de yakın çevrem ne zaman biraz olaylı maçım olsa iletişim kurmaktan imtina etmezler sağolsunlar.

Basketbol dışında ilgilendiğiniz hobileriniz var mı?
Uzun seyahatler sonunda gidilen ülkelerde gezmeyi seviyorum diyebilirim. Son zamanlarda dalgıçlığa merak saldım, ki bu da uzun seyahatler ile gidilen değişik yerlerde daha verimli biçimde yapılıyor. Su üstünde yüzerken herhangi bir balıktan ya da yosundan kaçan bir insan nasıl oluyor da dipteyken her türlü canlıya rahatlıkla dokunabiliyor, henüz anlayabilmiş değilim fakat araştırıyorum. Bunun dışında son birkaç senedir konser ve kültürel etkinlikleri sıkı bir biçimde takip etmeye başladım, değerli bulduklarımı kaçırmamaya özen gösteriyorum. Ve son olarak hobilerimden biri lüks araba koleksiyonu yapmak, demek isterdim ama bunun için biraz daha çalışmam gerekiyor.

Dalgıçlığa yeni merak sarmış kişiler için önerdiğiniz rotalar var mı?
Ben daha yeni başladığım için çok fazla tecrübem olmadı açıkçası. Ayvalık ve Saros Körfezi başlangıç için uygun yerler gibi görülüyor. Uzaklarda Bali’de dalma fırsatım oldu, doğa ile biraz fazla içiçe bir ada olduğu için kara kısmına pek birşey diyemeceğim fakat denizin altındaki canlılar ve batıklar gerçekten muhteşemdi. Dalış için Mısır’ın Sharm El Sheikh şehri eşsiz diyorlar, bir sonraki rotam orası olabilir.

Araba koleksiyonu yapmaya başlamak için aklınızda bir model vardır muhakkak?
Volvo’nun yeni çıkan iddialı jeep modeli aklımda. İşleri biraz daha geliştirebilirsem ve Volvo’da sanırım bir tanıdık varmış, kendisine ulaşabilirsem neden olmasın 🙂

Evcil hayvanınız var mı?
Bahçeli evim olursa birkaç köpek besleyebilme potansiyelim var diyenlerdenim.

En büyük hayaliniz ve gerçekleştirmek istediğiniz projeleriniz nelerdir?
İş hayatımızla ilgili gerçekleştirmek istediğimiz en büyük proje sektörümüzde kendi markamızı  yaratmak ve bu ürünleri rakipleriyle rekabet edebilecek seviyeye getirmek. Böylece otomatik olarak yürüyen en büyük satış ve pazarlama sisteminin temelini atmış olacağız. Kişisel olarak da bestseller olabilecek bir kalitede kitap yazmak en büyük hayalim, bunun için de sadece buna zaman ayırabileceğim iki seneye ihtiyacım var. İş hayatımızdaki projeleri gerçekleştirebildiğimiz taktirde en büyük hayalim için gerekli altyapıyı hazırlamış olacağım diye düşünüyorum.

Basketbol hakemi olmanızın ailenize ne gibi yansımaları oluyor?
Babam her türlü sporun sıkı takipçisidir, her gün televizyondaki spor yayınlarını not alır ve kaçırmamaya özen gösterir. Televizyondaki maçlarımı da kaçırdığını pek hatırlamıyorum, biraz torpilli biçimde olsa da gerekli eleştirisini yapar. Bunun yanında annem izlediği maçlarımda adeta benim taraftarım gibi davranır, verdiğim tüm kararlar onun için doğrudur, bana itiraz edenler ise kesinlikle hatalıdır. Kardeşim ve kuzenlerim içinse deplasmanlarım daha fazla ilgi çeker, devamlı benimle gelip gezme planları yaparlar, ben de her defasında başka bir bahaneyle topu bir sonraki maça atarım. Ek olarak, yakın zamanda ailemize katılmasını istediğimiz kız arkadaşım var, kendisi yabancı olduğu için hakemliğime bizimkiler gibi pek duygusal yaklaşmıyor, anladığı kadarıyla direk olarak dakika verip yanlışlarımı söylüyor. Bundan dolayı ben de kendisi ile maçlarım hakkında konuşmayı yavaş yavaş azaltıyorum 🙂

Hakemliğin yoğun temposuyla ilgili serzenişler alıyor musunuz peki ailenizden? Onlara ayırabileceğiniz zamandan feragat ediyorsunuz da diyebiliriz çünkü.
Aslında keyifle takip ettikleri için pek bir serzenişleri olmuyor. Gittiğim şehirlerin meşhur ürünlerini getirerek biraz daha azaltabiliyorum hatta. Bunun yanında halen bekar olmamın avantajı da yadsınamaz bu konuda:)

Sizi en çok ne mutlu eder ve en çok ne kızdırır?
Bugünlerde belki de en zor sahip olduğumuz şeylerden biri olduğu için derin ve huzurlu bir uyku beni gerçekten mutlu eder. Herkesin iyi ve kötü yönleri var, yaptığı doğrular ve yanlışlar var. Ama sürekli yalan söyleyenler ya da karşısındakini saf yerine koyup kandırmayı alışkanlık haline getirenler beni biraz kızdırır.

Hayattaki olmazsa olmaz dediğiniz 3 şey nedir?
Bir dönem kaybetmenin eşiğinden döndüğüm için sağlık konusunda hassasım. Elimizden gidene kadar değerini bilmiyoruz ama sağlık olmazsa gerçekten başka hiçbirşeyin anlamı olmuyor, bu yüzden olmazsa olmaz diyeceğim ilk şey kesinlikle sağlıklı olmak. Daha sonra ailemin ve sevdiklerimin iyi olduğunu bilmek, aksi durumda yine hayat durma noktasına gelebiliyor. Bir de yaşam tempomdan dolayı çok fazla elde edemesem de huzurlu olma duygusunu pek birşeye değişmem, nadir de olsa böyle anlara sahip olmak hayatın anahtarlarından biri bence.

Hırsla yapmak istediğiniz bir şey oldu mu hiç bugüne kadar hayatınızda?
Biraz daha gençken çok daha fazla oluyordu elbette, özellikle her hangi bir sınav ya da test olduğunda en iyi sonucu almak için gerçekten hırs yapıyordum. İş hayatımın ilk zamanlarında da benzer duygularım oldu, satış hedeflerine ulaşmak için hırslı çalışmalarım olmuştu. Fakat belirli tecrübeler yaşadıktan sonra daha mantıklı ve sakin düşünmeye başladığımı söyleyebilirim. Evet hırslı olmak ve birşeyi elde elebilmek için ciddi uğraşlar vermek önemli  fakat bunun yanında gerçekten değip değmediğini ve bu sürecin bizden neler götürdüğünü  tartabilmek de gerçekten önemli bir özellik.

En sık nereye seyahat edersiniz?
Özellikle yazları egeye ve güneye gitmeyi seviyorum, neredeyse her yeri başka bir güzel. Her yaz Bodrum veya Ayvalık gibi özel yerlerde haftalık tekne turu yapmayı alışkanlık haline getirmeye çalışıyorum. Sadece iki şort, üç tişört ve bir terlik ile bir hafta geçirmeyi kesinlikle denemek lazım. Tüm bunların yanında Karadenizli olmama rağmen bizim oraların iklimi ve yemekleri malesef bana pek hitap etmiyor. Oysaki gezilecek ve görülecek o kadar çok cevher varki.

Gideceğiniz yere karar verirken nelere dikkat edersiniz?
Bazıları doğal ortamı daha çok seviyor ama ben kesinlikle konforu ön planda tutanlardanım. Denize yakın olması tercih sebebim oluyor. Bir de yukarıda da bahsettiğim gibi uzak mesafeli seyahatler daha fazla ilgimi çekiyor. Sanırım bunun nedeni de gittiğim yere alışmam zaten iki üç günü buluyor, daha sonrası için yeterli zaman kalması belirleyici bir sebep oluyor.

Bir gün mutlaka gitmek istiyorum dediğiniz yer neresidir?
Bir gün kesinlikle gitmek istemiyorum dediğim İran, Irak, Libya, Afganistan, Ürdün, Bahreyn, Tunus, Umman, Suriye gibi birçok ülkeye zamanında çalıştığım firmada ihracattan sorumlu olduğum dönemde defalarca gittim. O dönemler biraz zor geliyordu fakat şimdi baktığımda iyiki oraları da görmüşüm diyorum. Geçen sene yapmış olduğum Amerika seyahatim ciddi biçimde etkiledi beni, çok ideal bir yaşam kültürü olduğunu gördüm. Yine kültürel tur kapsamında gitmiş olduğum Kudüs de bence herkesin en az bir kere görmesi gereken bir yer. Bunların dışında Dubai, Kanarya Adaları ve Bali gibi reklamı bol olan yerlerin bu ünlerini pek haketmediğini gördüm. Tüm bunlardan sonra sanırım Küba ve Arjantin mutlaka gidilmesi gereken ülkeler listemin başında yer alıyor. Puro sarma efsanesinin gerçek olup olmadığını kendi gözlerimle görmek istiyorum

En sevdiğiniz film?
Ayırt etmek oldukça zor. Hayatıma farklı açılar katan filmler mi, yoksa onlarca kez hiç bıkmadan izlediğim filmler mi en sevdiğim filmler kategorisine giriyor karar veremiyorum. Esaretin Bedeli, Yeşil Yol, Hayat Güzeldir, Eşkiya gibi filmler derin etkiler bıraktı bende. Bunun yanında Cesur Yürek, Avatar, Yağmur Adam, Gora gibi filmleri ve özellikle döneminin Hababam Sınıfı serisini en az on kere daha seyredebilirim.

En sevdiğiniz aktör ve aktris?
Jack Nicholson gerçekten etkileyici bir usta, sanki rol yapmıyor, gerçeği oynuyor. Anthony Hopkins, Dustin Hoffman, Al Pacino ve Morgan Freeman, ne denebilirki, olağanüstüler. Daha genç nesilden de Edward Norton ve Johnny Depp’i ön plana çıkartabilirim, bulundukları filmlere büyük değer katıyorlar. Ve Robin Williams’ın ekrana saçtığı pozitif enerjiden de bahsetmeden geçemeyeceğim. Yerli aktörlerden de Şener Şen’in şarap misali yaşlandıkça oyunculukta en üst noktaya çıktığını düşünenlerdenim. Aktrisler konusunda malesef aynı derecede cömert olamıyorum, Julia Roberts filmlerini beğeniyorum diyebilirim, bunun yanında Natalie Portman’ın da oyunculukta çok daha ileri gideceğini düşünüyorum.

En sevdiğiniz kitap?
Jean Cristophe Grange kitaplarını ilgiyle takip ediyorum, özellikle Leyleklerin Uçuşu, Taş Meclisi ve Kurtlar İmparatorluğu kusursuza yakın kurgulanmış eserlerdi. Biraz daha popülist yaklaşmasına rağmen Dan Brown eserleri de ilgimi çekiyor. Son zamanlarda daha çok biyografik eserlere yoğunlaşıyorum, Steve Jobs, Pep Guardiola ve Einstein keyifle okuduğum kitaplardan bazıları.

En sevdiğiniz yemek?

Karnıyarık, İmambayıldı, Musakka ve Hünkarbeğendi dersem bir sebzemize karşı yoğun duygular beslediğim ortaya çıkacak sanırım

Siz yemek yapıyor musunuz peki?

Yemek yapma konusunda henüz bir yol katedemedim, dönem dönem basit yemekler yapmaya merak sarıyorum ama o dönemler de çabuk geçiyor ve hemen sıfıra dönüyorum. Bunların yanında yemek hazır olduğunda sofradaki yerimi hızlıca alma ve yemek bittiğinde anında koltuğa uzanma konusunda gerçekten ustayım diyebilirim.

En sevdiğiniz dizi?

Günümüzde gerçekten çok üst düzey diziler yapılıyor, son yıllarda belki de en hızlı ilerleyen sektör diyebiliriz. O kadar fazlaki kaliteli diziler, bunları birbirinden ayırmak ve hepsi için zaman yaratmak oldukça zor. Yine de Game of Thrones’ı diğerlerinden farklı bir yere koymam gerekiyor. Yeni başlayanlardan The Player benim için öne çıkanlardan, yine Da Vinci’s Demons ve House of Cards son dönemde kaçırılmaması gereken dizilerden.

En çok dinlediğiniz müzik türü ve sanatçılar?

Sanat Müziği başta olmak üzere neredeyse tüm müzik türlerini dinliyorum. Genelde beğendiğim şarkıları tekrar tekrar dinleyebiliyorum, bunun yanında hoşuma gitmeyenleri ise hiç beklemeden hemen değiştiriyorum. Son zamanlarda klasikleşmiş bazı şarkıların farklı şarkıcı tarafından ve farklı biçimde seslendirilmesi ilgimi çekiyor, sanırım buna cover deniyor, bence değişik ve hoş yorumlar ortaya çıkabiliyor. Mesela Duman’dan Herşeyi Yak, Kurban’dan Sarı Çizmeli Mehmet Ağa, Pentagram’dan Uzun İnce Bir Yoldayım aklıma gelen bazı hoş örnekler.
Röportaj: Damla Işık