Öğrenme Merakı Üzerine Kurulmuş Bir Hayat: Ahmet Tatlıcı

A Klasmanı hakemlerimizin basketbol dışındaki hayatlarına ışık tuttuğumuz yazı serisinin bu haftaki konuğu Ahmet Tatlıcı.

Ahmet Tatlıcı kimdir?
Ahmet Tatlıcı, 2 Ocak 1977 tarihinde Edirne’de dünyaya geldi. İlkokul, ortaokul ve liseyi bitirdikten sonra üniversite eğitimi için İstanbul’a geldi. “Okul bitsin fazladan bir gün bile kalmak istemiyorum bu şehirde!” demesine rağmen 17 yıldır İstanbul’da hayatına devam ediyor.

İstanbul’da öğretmenlik yapan Ahmet Tatlıcı, evli ve bir de kız babası. Kolay kolay önüne geçemediği bir ‘Öğrenme merakı’ bulunan Tatlıcı, kitap okumaya zaman ayırabilse de gitar çalma hobisini ise biraz olsun ikinci plana atmış durumda. Televizyon karşısında geçirecek zaman bulamadığını belirten Ahmet Tatlıcı, snooker ile bilardoya meraklı. Arabalara tutkusu da es geçirilemeyecek boyutlarda…

Marmara Üniversitesi’nde okuduğu dönemde, salonda düzenlenen basketbol turnuvasını izlemeye gittiğinde hakemlik yapan arkadaşından esinlenerek hakemliğe başlayan Ahmet Tatlıcı, 14 yıldır görev yapıyor.

-Basketbol olan ilginiz nasıl başladı? Hakem olmadan öncesine ait basketbola dair bir anınız var mı?
Basketbolla tanışmam çok ilginç oldu. Edirne’de önceleri futbol oynuyordum. Edirnespor altyapısında ve okul takımında forma giydim. Lise zamanı geldiğinde ise şehir dışındaki bir Anadolu Öğretmen Lisesi’ni kazandım. Edirne’deki okulu tercih edemiyordum çünkü Edirne’deki okul kız okuluydu. Edirne’de son dakika erkekler için birkaç kontenjan açıldığını duyduk ve oraya kayıt yaptık. Basketbolla ne alakası var derseniz; okulda futbol takımı kuracak kadar erkek öğrenci yoktu. 10 kişi civarıyız… Mecburen basketbola yöneldim. Basketbol topuna da gerçek anlamda ilk kez lise hazırlık sınıfında dokundum. Sonrasında çok sevdim; Edirne’den İstanbul’a Avrupa Kupası maçları izlemek için gelmeye başladım. Aynı zamanda her fırsatta oynamaya başladım ve adını anmadan geçemem, basketbolu sevmemde lise takımımızı çalıştıran Hasan (Şimşek) Hoca’nın etkisi çoktur. Sonrasında da hiç kopmadım. Yerel liglerde de oynamaya devam ettim. Kısaca böyle başladı basketbolun hayatımda yer edişi.

-Basketbol hakemi olmaya nasıl karar verdiniz?
Bu sorunun cevabı da çok ilginç. Bir gün okulda (Marmara Üniversitesi) üniversiteler arası basketbol turnuvasını izlemeye gittim. Bizim okul ev sahibi, dolayısıyla salon adeta yıkılıyor. Neredeyse bütün okul orada. Maçı yönetenler hakemlerin de bir tanesi liseden arkadaşım ve diğeri de alt yapıdan takım arkadaşım. Çok şaşırdım ama atmosfer ve maç çok güzel oldu. Maç sonrasında hakem odasına gittim ve arkadaşlarımla selamlaştım ve o an dedim ki; ‘Ben de hakem olmak istiyorum’ kurs açılınca bana da haber verin. Gerçekten de öyle oldu… Kurs öncesi de 2001 Avrupa Şampiyonası’nda gönüllü olarak görev aldım. Hakemlerin sahaya çıktıkları bölgedeydim. Böylece ilk kez Abdi İpekçi’nin tribünlerinden parkelere geçiş yapmış oldum.14 yıl olmuş…

-Maçlara nasıl hazırlanıyorsunuz? Maçlardan önce uyguladığınız bir toteminiz var mı?
Adına totem denemez ama hakem çantasını üç kere kontrol ediyorum. Hep bir şeyler unutmuşum gibi geliyor. Deplasmana giderken bir kez hakem pantolonunu unutunca demek ki böyle oluyor. Yorgunluk yaşamamak için de genellikle bir gün önceden gitmeyi tercih ediyorum ve iyi uyumaya, güzel bir kahvaltıya da özen gösteriyorum. Uzak bir yere gidiyorsanız uçak iptali gibi durumlarda tekrar arabayla yetişmeye çalışmak maçtan çok daha stresli. İki takım orada, seyirciler gelmiş, diyelim canlı yayın da var ama hakemler ortada yok. Düşüncesi bile kötü!

-Maçın stresini nasıl atıyorsunuz?
İlk fırsatta kitap okumaya çalışıyorum. Uçaktaysam müzik dinleyerek uyumaya çalışıyorum. Tabii ki stresin en kolay atıldığı yer ev. Ailem genelde bu işi kolaylaştırıyor.

-Basketbol hakemliğinizde geçmişe dönüp baktığınızda sizin için özel bir anı var mı?
Var… Bir Minikler Şenliği vardı ve tarih de 23 Nisan’dı sanırım… Biraz rahatsızdım son dakika yerime kimse bulunmayınca mecburen geldim ve o gün yeni bir hakemle tanıştım. Bir kız… O kız şimdi benim eşim ve kızımın annesi. Tabii hakemliği çok kısa sürdü; hem özel sektörde çalışıyordu hem de ben pek destek olmadım. Bu konuda Recep abi (Ankaralı) hep takılır, ‘Senden iyi hakem olacaktı o yüzden engel oldun’ diye.

-Yönettiğiniz ilk maçı hatırlıyor musunuz? O anları bizimle paylaşır mısınız?
Hatırlıyorum. Tabii ki bir minik maçı. Kurs hocam Mehmet Keseratar kurstan sonra tecrübe edinelim diye, bir Minikler Şenliği organizasyonuna götürmüştü bizi. Öncesinde anlattı tabi, uygulama da yaptırdı ama sahaya çıkınca karanlıkta yüzünüze ışık tutulmuş gibi kalıyorsunuz. O ilk acemiliği atınca da koşmaya başlıyorsunuz ama bu seferde duracak yeri bilmiyorsunuz. İhlal, faul oluyor görüyorsunuz ama düdük refleksi gelişmemiş. Yani ilk zamanlar hakikaten zor. En azından bende böyle oldu.

-Bir basketbol hakemi olarak yaşadığınız en zor durum neydi?
Bir gün altyapı maçı yönetirken o zaman kız arkadaşım, şimdi eşim de tribünde nadir de olsa maç izlemeye gelmiş. Tribünden bir kişi de bana bildiği bütün küfürleri postalıyor. Tam müdahale etmeyi düşündüğüm sırada saha komiserine yöneldim ve tribündeki o adamla kız arkadaşımın kavga ettiğini gördüm. Bağrışıyorlar… Meğer az önce bahsettiğim kibar!  seyirciyle yan yana oturuyorlarmış. Seyirciyi atıp da eşimi ayırsam olmaz. O anda bakışlar o tarafa dönünce seyirci de yaptığından utanıp uzaklaştı ve ortam sakinleşti. Belki de bu yüzden pek istemem ailemin maçlarımı izlemeye gelmesini.

-Basketbol hakemliğinin size kattığı en önemli artı ne oldu?
Eskiden çok kararsız bir insandım. Maç içindeki hızlı ve doğru karar verme mecburiyeti bende kararsızlığımı giderme anlamında olumlu etki yaptı. Bu açıdan hayatımı kolaylaştırdı. Tabii bir de çevreniz çok genişliyor. Hiç tanışma imkânı olmadığı halde basketbol hakemliği sayesinde harika insanlarla tanıştım. Memleketin çeşitli yerlerinde dostlarım oldu.

-Sosyal çevrenizde basketbol hakemi olduğunuzu öğrendiklerinde tepkiler nasıl olur genelde?
Şaşırıyorlar genelde… Çok rastlanılan bir iş değil sonuçta. Basketbolla ilgilenenlerin birçoğu daha önce görmüş oluyor. Hemen tuttukları takımlardaki oyuncuları soruyorlar. Biraz samimiyet varsa genelde bir maçtan kaç lira aldığımızı soruyorlar. En ilginci de hakem ve antrenörü birbirine karıştırıp, basketbol hakemiyim dediğinizde ‘Aaa hangi takımda’ diye soranlar… Cevap vermek zor oluyor bu durumlarda.

-Hakem olmanın en cazip yanı ne sizce?
Basketbolu gerçekten seviyorsanız tribünde seyirci olmaktan daha iyi olan şey bence parkede olmak. O sahada olmak… Basketbol diğer sporlardan ayrı kültürü olan bir spor ve bu sporun içinde olabilmek, sahada olabilmek benim için en cazip yan.

-Evcil hayvanınız var mı? Varsa sahiplenmeye nasıl karar verdiniz?
Hayvanları çok seviyorum ama onları dört duvar arasına kapatmayı doğru bulmuyorum. Bahçeli bir evde yaşamaya başlarsam mutlaka hayvan sahibi olmayı isterim.

-Basketbol dışında ilgilendiğiniz hobileriniz var mı?
Özellikle okumayı severim. Eşim Türkçe Öğretmeni olmasına rağmen bana sataşır, ‘Sen yine mi kitap okuyorsun’ diye. Törpüleyemediğim bir öğrenme merakım var. Bir zamanlar elimden bırakmazdım ama şimdi çalmaya vakit ayıramadığım gitar sevdam ve dolayısıyla müzik sevdam var. Bütün gün izleyebileceğim snooker ve yine bütün gün oynayabileceğim bilardo merakım var. Ayrıca hemen her erkek gibi arabalara meraklıyım.

-Sinemada izlediğiniz ilk film hangisiydi?
Jean Claude Van Damme kötü rolde bir dövüşçü. ‘Geri dönmek yok, vazgeçmek yok’ diye çevrilmişti ismi.

-Sinema tutkunuz nasıl başladı?
Küçücük bir çocuk için oldukça enteresan. İlk izlediğim filmin de çok etkisinde kalmışımdır. Sonrasında sinemanın büyüsü beni de aldı içine. Şimdi de çok seviyorum film izlemeyi.

-Sinemayı nasıl tanımlıyorsunuz? Bunun sizdeki anlamı nedir?
Ben hikâyeye bakıyorum. Filmin duygusuna bakıyorum, kendimden bir şeyler bulduğumda çok keyifli oluyor. Sevdiğim oyuncuların filmlerine mutlaka gitmeye çalışıyorum, olmazsa dvd. Film kaliteli, oyuncusu yönetmeni iyiyse arkadaşla sohbet gibi. Diğer türlüsü vakit kaybı.

-Sizi en çok etkileyen film hangisiydi? Neden?
İlk aklıma gelen Shawshank Redemption (Esaretin Bedeli diye çevrildi) oğluna göre sanırım bu filmi unutamıyorum. Sebebi de galiba adalet duygusu. Film boyunca sizi üzen ne varsa sona doğru adalet yerini buluyor ve iyiler, doğrular kazanıyor. Tabii bir de Morgan Freeman!

-Kendinizle özdeşleştirdiğiniz bir film karakteri var mı?
Tam olarak yok.

-Peki dizilerle aranız nasıl?
Dizi takip etmeyi sevmem. Zaten televizyon izlemeyi de pek sevmem. Nadiren beğendiğim bir dizi oluyor onu da yayınlandıktan sonra internet üzerinden izliyorum.

-En sevdiğiniz aktör ve aktris?
Morgan Freenman, Meg Ryan

-En büyük hayaliniz ve gerçekleştirmek istediğiniz projeleriniz nelerdir?
En büyük hayalim sevdiğim herkesle beraber yaşayabilmek sanırım. Belki bir köyde ya da bir mahallede. Biraz ütopik biliyorum ama çok isterdim. En büyük projemiz sanırım kızım. Vatana millete faydalı, tarihini özünü bilen, ahlaklı, adil biri olsun isterim. Akademik başarısına bağlamıyorum geleceğini. Mutlu olabileceği şeyleri yapabilir inşallah.

-Basketbol hakemi olmanızın ailenize ne gibi yansımaları oluyor?
Hafta sonları genelde yalnız kalıyorlar tabi ama ben de bu durumu telafi etmeye çalışıyorum. Kızım bazen sitem ediyor, ‘Baba akşam bekledim bekledim gelmedin’ diyor; hele maçta televizyon yayını varsa, ‘Ben sana el salladım ama sen bana sallamadın’ diyor. Kızım büyümeye başladığı için ben yokken artık anne kız gezmeye çıkıyorlar. Bunun yanında bazen stresimi bazen de mutluluğumu paylaşıyorlar. Diğer taraftan özellikle annem televizyonda beni görünce mutlu oluyor.

-Sizi en çok ne mutlu eder ve en çok ne kızdırır?
Beni en çok mutlu eden şey birilerini mutlu edebilmektir. En çok kızdığım da emrivaki yapılması.

-Hayattaki olmazsa olmaz dediğiniz 3 şey nedir?
Elbette ailem, bu olmazsa diğerleri tam olamaz zaten.

-En sık nereye seyahat edersiniz?
Edirne, Bandırma ve Tekirdağ. Ailem buralarda.

-Gideceğiniz yere karar verirken nelere dikkat edersiniz?
Eğer deniz mevsimiyse eşimin daha önce gitmemiş olduğu bir yeri tercih ediyorum. Çünkü eşim Türkiye’de doğmadı ve dolayısı ile Türkiye’de fazla yer görememiş. Bunun haricinde o an bizi mutlu edecek neresi ise oraya gideriz.

-Bir gün mutlaka gitmek istiyorum dediğiniz yer neresidir?
İsveç.

-En sevdiğiniz kitap?
Ateşten Gömlek.

-En sevdiğiniz yemek?
Tava ciğer

-En sevdiğiniz dizi?
Eskiden X-Files vardı. Onu çok severdim.

-En çok dinlediğiniz müzik türü ve sanatçılar?
Çok geniş bir yelpazede dinliyorum. Şu tarz dersem yanlış olur. Gitarı bana sevdiren Yaşar Günaçgün’dür. O yüzden onun yeri ayrı. Bir de unutulmaz Ayten Alpman…

-Eşinizin sizde en sevmediği özelliğiniz?
Çok dağınıksın diyor. Hiç değilim halbuki!

Haber: TBF