Hakemlik Bir Bağımlılık: Yener Yılmaz

A Klasmanı hakemlerimizin basketbol dışındaki hayatlarına ışık tuttuğumuz yazı serisinin bu haftaki konuğu Yener Yılmaz.

Yener Yılmaz kimdir?
03.07.1981 Tarihinde Ankara’da doğdum. Okul hayatım hep Ankara’da geçti. Son olarak Bilkent Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi ve İşletme Bilgi Yönetimi okudum. İyi seviyede İngilizce, başlangıç seviyesinde İspanyolca ve Rusça biliyorum ve öğrenmeye devam ediyorum. Dostlarım ve aile büyüklerimden gelen bütün baskılara rağmen halen bekarım 🙂

Çocukluk yıllarından başlayarak okul haricindeki zamanlarda, bütün tatil günlerinde aile şirketimizde çalışırdım. Farklı sektörlerde hizmet veren şirketlerimizde deneyimlerim oldu. Yaz tatillerinde çoğunlukla kendi restoranımız ile ilgilendim, kış aylarında okulumdan fırsat buldukça büyük otellerde aşçıların yanında staj yaptım. Zorunlu askerlik hizmeti sonrası ticarete atıldım. Kendi adıma ilk ticari girişimim fotoğrafçılık ve düğün hazırlıkları üzerine oldu. Çocukluk anılarımda yer eden karanlık oda ve fotoğraf basımını kendi stüdyomda gelişmiş teknolojik makinalar ile yaptım, gelin ve damatların en özel günlerini fotoğraf kareleri ve düğün klipleri ile ölümsüzleştirdim. Bazı fırsatlar ve ticari gelişmeler neticesinde şirketimi devrettim. Sonrasında açmayı planladığım yeni restoran için üretim detayları üstüne çalıştım, aşçılık ve pastacılık programları tamamladım. Şu anda özellikle yurt dışı maçları çok yoğun geçiyor fakat zaman buldukça doğru yerde bir işletme açmak için araştırma yapıyorum.

Fotoğrafçılığa hobi olarak da olsa devam ediyor musunuz?
Belli bir noktadan sonra fotoğrafçılık içinize işliyor ve ister istemez normal hayatta da gördüğünüz kareler gözünüzün kadrajı içerisine girebiliyor. Zaman zaman tatillerde sizin de söylediğiniz gibi sadece hobi amaçlı, bazı güzel kareleri kaçırmayayım, saklarım diye fotoğraflar çekiyorum ama profesyonel fotoğrafçılık çok başka bir şey. Bu konu üzerine çalıştığım zamanlarda benim haricimde 4 kişiden oluşan bir ekibim vardı. Ciddi ekipmanlarla ciddi müşterilerin işlerini yapıyorduk. Şu anda böyle bir şeye devam etmem mümkün değil çünkü gerçekten tam zamanlı bir ilgi istiyor.

Fotoğrafçılığın çocukluk anılarınızda yer ettiğinden söz ettiniz…
Küçükken fotoğraf makinası setim vardı. Dijital makinalar değil de filmli makinalar varken makro, mikro lensleri olan bir setti. O zaman banyolu sistemdeki şeyler beni cezbetmişti, karanlık odaya çok girer çıkardım. Bir nevi o zamanları ben kendi yerimde de yaşamış oldum. Şimdi tabii ki karanlık oda sistemi yok, hiçbir şekilde ihtiyaç da yok. En azından ben, çocukluğumda bana çok enteresan ve heyecanlı gelen şeyleri kendi stüdyomda da kurmuş ve yaşamış oldum.

Daha çok ne çalışmayı seviyorsunuz? Var mı özel bir ilgi alanınız?
Benim daha çok elime geçen imkan manzara fotoğrafları oluyor. Vapurla karşıdan karşıya geçerken bile gözünüzün önüne kareler gelebiliyor. Boş zamanlarınızda makinanızı alıp seyahate çıkarsanız ortaya güzel şeyler çıkabiliyor. Şu anda bunlar sadece kişisel tatmin oluyor, bazı fotoğraflara baktığınızda “aa bu çok güzel olmuş” deyip saklayabiliyorsunuz.

Instagram, Twitter gibi sosyal medya uygulamalarını aktif olarak kullanıyor musunuz?
Özellikle hiçbirini kullanmıyorum. Bütün hepsinde hesaplarım vardı daha doğrusu iş yerinde kurumsal kimlik adına bu hesapları kullanmak zorundaydık ama iş kişisel kimliğe döndüğü zaman ister istemez manipüle edilebilecek şeyler olabiliyor. Mesela Instagram’da yani herkesin yediğini, içtiğini, gezdiği yerleri paylaştığı bir ortamda bizim maçlarla ilgili olarak da kendimizi korumamız gerekiyor. Maçtan önceki gece neredeydik ya da maçtan sonra nereye gittik gibi özel hayatınızla ilgili şeylerin farklı uç noktalara çekilebileceği bu tür sosyal ağlar, sizi zor durumda bırakabilecek yanlış anlaşılmalara sebebiyet verebileceği için şu anda hiçbirini kullanmıyorum. Açıkçası kişisel yaşantıda ihtiyaç da olmuyor. Kurumsal olarak her dakika onları güncelleyip müşterilere o şekilde ulaşmak için kullandığımızdan bende bir yorgunluğu oluşmuş da olabilir.

İstanbul’da gittiğiniz belirli yerler var mı?
Anadolu yakasında oturuyorum. Bağdat Caddesi’ni severim. İster boydan boya yürümek için olsun ister bir kahve içmek için olsun oldukça güzel. Zaman zaman kafa yorgunluğunu daha kolay atmak için deniz kenarında ya da kalabalığın içinde bir yere gidip rahatlama imkanı bulabiliyorum. Çocukluğumun büyük kısmı ve okul hayatım hep Ankara’da geçti. Aile şirketimizin restoran ayağı Bursa’da olduğu için orada da çok zaman geçirdim. Okul bittiğinde İstanbul’a, ailemin yanına geri döndüğüm zaman tekrar bırakmakta çok zorluk çektim çünkü hakikaten Boğaz’ın insanda yumuşatıcı bir etkisi var. Ben birazcık da Karadenizliliğe bağlıyorum, denizin bizim hayatımızda biraz farklı bir yeri var. Denize bakarken bile insan rahatlayabiliyor. İnsanlar İstanbul’un keşmekeşinden dert yanarlar ama ben çalışma saatleriyle ilgili bir memuriyetim olmadığından bazı hoş zamanlarından yararlanabiliyorum. Yani o keşmekeşte değil sakin zamanlarında istediğim yerlere gidebiliyorum. Caddebostan’da bir şeyler içmek ya da sahilde dinlenmek bana yarıyor.

Basketbola olan ilginiz nasıl başladı? Hakem olmadan öncesine ait basketbola dair bir anınız var mı?
Basketbolla ortaokulda tanıştım. Efes Pilsen’in Koraç Kupasını aldığı dönemde bu ilgim tavan yaptı. Aksini çok isterdim ama profesyonel oyuncu olacak yeteneğe basketbolda sahip olmadığım açıktı. Lise yıllarında lisanslı olarak yüzdüm ve sutopu oynadım, üniversite sınavlarına hazırlanmaya başlamam ile haftada altı günlük antrenmanlara devam edemedim ve son buldu. Tıklım tıklım dolu Atatürk Spor Salonunda Ptt – Efes Pilsen maçını izleyip sonrasında Petar Naumoski’den imza aldığımı hatırlıyorum.

Basketbol hakemi olmaya nasıl karar verdiniz?
Lise eğitimimi aldığım okulda, bütün öğrencilerin oy kullanması ile bir yıllık süre için öğrenci temsilcisi seçiliyordu. Lise iki ve lise üçüncü sınıflarda seçimle okul başkanı seçilmiştim. Başkan olmak aslında öğrencilerin düzenlenmesini istedikleri organizasyonları, davet, gezi veya turnuvaları hayata geçirmek anlamına geliyordu. Lise son sınıfta maçlar sene içine yayılacak şekilde öğrencilerin oluşturduğu takımlar arasında basketbol turnuvası düzenledim. Sene sonu geldiğinde şampiyon olan takım öğretmenlerimizle de maç yapmak istedi. Yapılan davetler, geziler, organizasyonlar sonrasında istenen basketbol turnuvasını da tamamlamışken, mezuniyet öncesi son isteği organize edememiş olmak istemedim. Öğretmenlerimizin hemen hepsi kabul etti, onlar da bir takım kurdu ve bir nevi süper kupa maçı ayarladım. Fakat bir sorunumuz vardı, bütün yıl maçları beden eğitimi hocalarımız yönetmişti ve bu son maçta onlar da oyuncuydu. Son dakika fark ettiğimiz hakem eksikliğini arkadaşlarım ve öğretmenlerimden bana yardımcı olacakları sözünü alarak ben doldurmaya çalıştım. İnanılmaz zevkli bir maçtı ve hakem olmak çok hoşuma gitmişti. Zevk aldığımı maç sonrası sohbetlerimizde bana yaklaşık 2 ay sonra açılan hakem kursunu haber verecek olan lise arkadaşıma ve beden eğitimi öğretmenime anlatarak hata yaptığımı çok sonra fark ettim 🙂 Tamamen bu tesadüf üzerine temel hakem kursuna katıldım ve bu bağımlılığa yakalandım.

Yönettiğiniz ilk maçı hatırlıyor musunuz? O anları bizimle paylaşır mısınız?

Sahaya aday hakem olarak çıktığım ilk maç 1999 yılında Pınar Spor – Şeker Spor minik erkek maçıydı. Çok mutlu ve heyecanlı bir 40 dakika yaşamıştım. Maçı beraber yönettiğim Mesut Aydoğdu’ya, maçı izleyen gözlemcimiz Mehmet Togay’a ve salondaki diğer tecrübeli büyüklerime tedirgin tedirgin, bende ışık görüp görmediklerini sorduğumu hatırlıyorum.  Bu maçtan yaklaşık 4 yıl sonra birinci ligde ilk maçım Darüşşafaka – Oyak Renault maçıydı. İlk birinci lig maçımda sahanın ortasında Memduh Ağabey’den fırça yediğimi hatırlıyorum 🙂

Maçlara nasıl hazırlanıyorsunuz? Maçlardan önce uyguladığınız bir toteminiz var mı?
Profesyonel işimiz hakemlik olmasa da, birçoğumuz basketbol ve hakemliği adeta damarlarimizda hissediyoruz. Özel hayatımızı maçlara göre yaşıyor, işimizi, zihinsel ve fiziksel hazırlığımızı hep maçlarımıza göre yapıyoruz. Elimden geldiğince ligimizde ve Avrupa’da oynanan basketbol maçlarını takip ederim. Haftada minimum üç gün sabahları spor ile güne başlarım.  Maçlarımdan önce takımlar ile ilgili notlar alır, beyin jimnastiği yapar, iki takımın oyuncularını, istatistiklerini ve sahadaki muhtemel eşleşmeleri düşünürüm. Totem olarak yöneteceğim maçtan önce, o maçın seviyesinde daha önce başarılı yönettiğim maçları hatırlar, kendime sakinlik telkin eder, hava atışına kadar orta daireye basmam.

Maçın stresini nasıl atıyorsunuz?
Biz hakemler bir nevi adrenalin bağımlılarıyız. Yüksek atmosferde geçmiş bir maç sonrası vücutta biriken adrenalini atmak kolay olmuyor, maçtan sonra, o gece insanın erken saatte uyuması mümkün olmuyor. Maçımdan sonra eve gelince mutlaka maçı hemen kayıttan izliyorum, bazı maçlar sonrası yavaşlatılmış tekrarlar ile bütün maçı iki kere izlediğim de olabiliyor. Tekrarı izlediğimde iyi bir yönetim gösterdiğimi, zor pozisyonlarda ya da itiraz gören kararlarımda haklı olduğumu gördüysem maçın stresi kalmıyor ve gözlerimin yorulmasının da yardımıyla uyuyorum. Haksız olduğum ya da hatalı karar verdiğim pozisyon ya da pozisyonlar varsa dakikalarını not alıp, iki gün sonra o dakikaları tekrar izliyorum ve daha sonraki maçlarım için ders çıkartıyorum.

Bir basketbol hakemi olarak yaşadığınız en zor durum neydi?
Başıma isabet eden madeni para ile yaralandığım da oldu, maç çıkışı arabamı farları ve aynaları kırık bir şekilde bulduğum da… Yıllar öncesinde kaldı bu tür can sıkıcı olaylar.  2006 yılıydı, Fenerbahçe Ülker – Efes Pilsen maçında Haislip ile Mirsad kavga ederlerken aralarında kalmıştım, yüz kilo üstünde, iki metreden uzun atletik oyuncular kontrollerini kaybetmiş birbirlerine vurmaya çalışırken arada kalmak zor bir durumdu.

Basketbol hakemliğinin size kattığı en önemli artı ne oldu?
Basketbol hakemliğinin bana stres yönetme becerisi kattığını düşünüyorum. 18 yaşında hakem oldum ve o yaşlarda fevri davranışları olan, çabuk sinirlenen bir yapım vardı. Hakemlikle beraber büyüdüm, sahada her şeyi kontrol etme görevinde olan, her şartta sakin kalması gereken kişi olma zorunluluğu benim köşelerimi yumuşattı. Bunun yanında uluslararası hakem olduktan sonra, Dünya’nın dört bir köşesinden arkadaşlara sahip olmak ve hayatımda hakemlik olmasa belki de planlayamayacağım, aklıma gelmeyecek farklı ülkeleri, şehirleri görmek benim için paha biçilmez bir katkı.

Hakem olmanın en cazip yanı ne sizce?

Oyunun sahadaki aktörlerinden birisi olmak, sahada her iki takım için sorumluluk almak ve karar vermek, bitmek bilmeyen bir mücadele ve yarış içinde yaşamak, farklı ülkelerde farklı kültürlerden birçok insan tanıma şansına sahip olmak.

Örneğin bir görevlendirme geliyor size ve dünyanın hiç tanımadığınız bir bölgesinin herhangi bir yerine gidiyorsunuz. Belki insanlar Moskova’ya gitmeyi planlayabilirler ama Ekaterinburg’a gitmeyi planlamazlar. Bizim maçlar için gittiğimiz ülkeler ve şehirler hiç aklınıza gelmeyecek dağınıklıkta ve uç noktalarda olabiliyor. Öyle olunca işin içine biraz daha sürpriz girmiş oluyor. Gittiğiniz yerlerde yemek olarak ya da tarihi yerler açısından farklı şeyler deneyimleyebiliyorsunuz. Maçlarla bunları bütünleştirmek, hiçbir zaman gitmeyi düşünmeyeceğiniz yerlere çoğu masrafınızı siz karşılamadan gitmeniz, sonrasında sevdiğiniz işi yapıp geri dönmeniz, orada farklı farklı insanlar tanımanız çok ayrı bir deneyim. Gittiğim yerlerin dillerini en azından basit bir şekilde anlaşacak kadar öğrenmeye çalışıyorum. İnsanlarla anlaşabildiğiniz sürece oralardaki farklı kültürleri de tanıma şansınız oluyor. Hem gezmek bence herkesin ruhunda var. Ben bu şekilde hem hakemlikten çok daha fazla zevk almış oluyorum hem de kendi hayatımı daha renkli yaşıyorum. Farklı ülkeler, farklı yemekler, farklı mekanlar, farklı insanlar.. Hiç ummayacağınız benzerlikler yakalayıp hiç ummayacağınız farklılıklar tecrübe edebiliyorsunuz.

Bizimle paylaşabileceğiniz bir anınız var mı bu şekilde oluşan?

Yaz aylarında Moskova’da düzenlenen U19 Dünya Şampiyonası’na görevli olarak gittim. Dünya Şampiyonası dediğiniz zaman Çin’den, Arjantin’den vs. dünyanın çok farklı yerlerinden hakemlerle beraber oluyorsunuz. İster yüzündeki mimiklerden olsun ister size bir şey anlatırken ki vücut dilinden olsun bambaşka bir meslektaşınızla maç yönetmek zorunda kalabiliyorsunuz. Bu durumda ortak bir dil oluşturmak zorundasınız. Ben bu konuda böyle düşünmemiştim dediğiniz birçok nokta keşfediyorsunuz onlarla beraberken. Artık cebimizde dünyayı dolaştırıyoruz ve dünyanın diğer ucundaki bir insana rahatça ulaşabiliyorsunuz. Benim şu anda Çin’den, Arjantin’den, Fiji Adası’ndan arkadaşım var. Mesela U19 Dünya Şampiyonası’nda Fiji Adası’ndan gelen arkadaşın da dahil olduğu bir grupla yemek yerken “benim ülkemde hiç bu kadar yüksek bina yok” dedi. İlk etapta ne söylemek istediğini anlayamadım ama açıkladığında ülkelerinde en fazla iki katlı binaların var olduğunu öğrendik. İlk defa ülkesinin dışına çıkmış ve farklı bir dünyayla karşılaşmış bir insanın tecrübelerine ortak oluyorsunuz. Bu gerçekten anlatılamaz güzellikte bir deneyim.

Sosyal çevrenizde basketbol hakemi olduğunuzu öğrendiklerinde tepkiler nasıl olur genelde?
Hakem olduğumu öğrendiklerinde, özellikle basketbol hakemi olduğumu öğrendiklerinde insanların bakışlarında her zaman pozitif bir etki görmüşümdür. Basketbolu olumlu anlamda futboldan ayrı tutarlar. Hangi maçları yönettiğimi, ücretlerin nasıl olduğunu soran, futbol hakemleri gibi profesyonel olup olmadığımı soran, gecikme şansı olmadan saniye ile ölçülen kararlar verdiğimiz için işimizin gerçekten zor olduğunu anladığını anlatan çok kişiyle karşılaştım.

Basketbol dışında ilgilendiğiniz hobileriniz var mı?

Sinemada veya evde film izlemeyi, özellikle siyasi belgeselleri izlemeyi, kitap okumayı çok severim. Ölümcül kaza yapabileceğimin bilincine varmadan önce yarış motorumla sürat yapmayı, sakatlanmaktan korkmaya başlamadan önce de kayak yapmayı severdim, bu aralar ikisinden de uzak duruyorum, artık daha temkinliyim 🙂

Evcil hayvanınız var mı? Varsa sahiplenmeye nasıl karar verdiniz?

Hayvanları çok severim, çocukken iş yerimizde köpek beslerdim, fakat köpekleri çok sevsem de ev şartlarında kedi sahibi olmak köpek bakmaktan daha kolay olduğu için şu an kedim var. Kedimi yeni doğmuşken yolda buldum, kötü durumdaydı bırakamadım. Her ne kadar seyahat sıklığı nedeniyle kedim ailemin evinde yaşasa, yükü daha ziyade annemin üstünde olsa da, ben de ailemi ziyarete gittiğimde onunla vakit geçiriyorum 🙂

En büyük hayaliniz ve gerçekleştirmek istediğiniz projeleriniz nelerdir?
En büyük hayalim geniş bir aile kurmak, bir sahil kasabasında çiftlik hayatı yaşamak. Proje olarak ise planladığım ticari girişimlerim var, onların gerçekleşmesi için çalışıyorum.

Basketbol hakemi olmanızın ailenize ne gibi yansımaları oluyor?
Onların desteği olmadan yapamazdım. Basketbol hakemliğini hayatımda önceliğim olarak tercih ettiğim için bazı iş imkânlarını feda ettim. Ailem bu durumdan çok mutlu olmasa da,  adım adım yükselerek bir kariyer inşa etmemden de gurur duyduklarını ifade ediyorlar. Yayını olan bütün maçlarımı izliyorlar. Doğal olarak benimle üzülüp benimle mutlu oluyorlar. Seyahatlerimi ve maçlarımı takip ediyorlar ve destek veriyorlar.

Sizi en çok ne mutlu eder ve en çok ne kızdırır?
Çok sık görüşemediğimiz için annem, babam ve kardeşimle yemek masasının etrafında toplanmak, yemek eşliğinde onlarla sohbet etmek benim için gerçek mutluluk demek. İkiyüzlü, konumu ve yetkilerini kullanarak karşısındaki ezmeye çalışan, fark edilmediğini sanarak sürekli yalan söyleyen, kolay kalp kıran insanlar beni çok kızdırıyor, sonuçta makamlar geçici, iki günlük dünya; insanları hor görmek, kırmak anlamsız.

Hayattaki olmazsa olmaz dediğiniz 3 şey nedir?
Vazgeçemeyeceklerim… Atan bir kalp, gören bir çift göz ve ailem.

Hayatta hiç büyük bir hırsla yapmak istediğiniz bir şey oldu mu?
Ben hırsa pek inanmıyorum açıkçası. Bir şeyleri azmetmek, uğruna fedakarlıklar yapmak güzel. Seçtiğiniz her şey başka bir şeyden vazgeçmenize sebep oluyor, ben buna inanırım. Fakat insanın gözünü kör edecek kadar hırsla bir şeye odaklanması kişisel olarak da çok tasvip ettiğim bir durum değil. Çünkü o zaman zevkle yaptığınız bir işte o zevki ortadan kaldıran bir unsur oluyor.

En sık nereye seyahat edersiniz?
Maçlar nedeniyle Avrupa ülkelerine sık seyahatlerim oluyor.

Hakemlik dolayısıyla gittiğiniz ve tekrar gitmek istediğiniz bir yer oldu mu?
Yazın bir turnuva için Litvanya’ya gittim. Oradaki sakinlik, insanların hayatı daha değer vererek yaşaması beni çok etkiledi. Benim kitap okumakla ilgili tutkumdan olacak ki en çok dikkat ettiğim şey de insanların her yerde kitap okuyor olması oldu. Az nüfuslu küçük ülkelerde insanların bizden daha dingin ve mutlu yaşadığını düşündüm Litvanya’da. Tekrar gitmek isterim. Ben aslında gittiğim ülkelere tekrar gitmeyi seviyorum çünkü mesela 10-12 yaşlarında Almanya ve İngiltere’ye gitmiştim. Oralara tekrar gittiğimde kendi içimde bir zaman serüveni yaşadım. Yakın bir zamanda tekrar gitseniz bile orada yaşadığınız anıları hatırlıyorsunuz. Bu güzel bir his.

Seyahat ettiğiniz yerlerden muhakkak aldığınız bir şey var mı?
Klasik olarak her gittiğim yerden magnet alırım, buzdolabı dolu. Ayrıca bir de panom var. Evime geldiklerinde alıp götürmeye çalışan arkadaşlarımdan koruyorum magnetlerimi, çok ciddi hırsızları var 🙂 Hakemliğe başladığımdan beri akreditasyon kartı biriktiriyorum. Bunlar bir süre sonra görev haline geliyor. Bir nevi aidiyet. Bir gün bu seyahat yoğunluğu azalabilir, o zamanlar için anı biriktiriyorum esasında. Koleksiyonculuk ruhumda var sanırım. Kırtasiye malzemelerini de çok biriktiririm. Farklı farklı not defterleri, kalemler vs.

Bir gün mutlaka gitmek istiyorum dediğiniz yer neresidir?
Seyahatleri seviyorum, Avrupa’da ve Asya’da çokca ülke görme şansım oldu. Brezilya’da bir Rio festivali ve Karayip Adaları’nı özellikle Küba’da Havana’yı görmek istiyorum.

En sevdiğiniz film?
Sevdiğim çok film var fakat hayatımda ayrı anlamı olan filmler vardır; Ölü Ozanlar Derneği, Mustafa Hakkında Her Şey, Birkaç İyi Adam, Babam ve Oğlum, Dedemin İnsanları ve sanırım en anlamlısı The Bucket List.

Türk sinemasıyla aranız nasıl?
Tüm Yeşilçam klasiklerini izlemişimdir sanırım. Zaten Hababam Sınıfı’nı falan zannetmiyorum izlemeyen çok insan olduğunu. Kabare dönemlerinden bu yana Zeki Alasya-Metin Akpınar çok sevdiğim, o zamanki kasetlerden izlediğim, repliklerini ezberlediğim bir ikilidir. Zeki Alasya’dan ziyade Metin Akpınar’ın daha sonra oynadığı, içinde dram olan filmlerini de çok severim. Şener Şen çok ayrı bir yerde yine Çetin Tekindor da öyle. Ama şu an Türk sinemasında görüntü kalitesi beni pek cezbetmiyor. Daha çok yabancı filmleri izlemeyi tercih ediyorum.

Festivalleri takip ediyor musunuz?
Festival filmlerini hiç sevmiyorum. Fransız filmlerini sevmem ve festivaller de genelde o ruh halinde oluyor. Ancak bu konuda çok güvendiğim birisi bana methederse seyrederim. Kafamı dağıtacağım bir aksiyon filmini ne olursa olsun seyrederim ya da beni düşündüren, içinde bir senaryo oyunu oynayabileceğim, beni alıp götüren filmleri de öyle. Ama karanlık ve durağan filmlerden çok haz etmiyorum açıkçası.

En sevdiğiniz aktör ve aktrisler?

Şener Şen ve Çetin Tekindor haricinde Anthony Hopkins, Zerrin Tekindor hayranlikla izlediğim sanatçılar, tabi gençliğimin platonik aşkları Meg Ryan ve Julia Roberts unutulmamalı 🙂

Başucu kitabım dediğiniz bir kitap var mı?
Ben çokça okuyorum. Açıkçası seçebileceğim bir kitap yok çünkü kitapları birbirinden çok ayırmayı sevmiyorum. Geri dönüp dönüp baktığım kitaplar vardır. İnsanın biraz da ruh haliyle alakalı. Mesela şu an insanın dinginliğini, aşk hayatını, bazı tesadüfleri anlatan Ahmet Batman’ın Sabah Uykum adlı kitabını okuyorum ve bugünlerdeki ruh halimde bana çok iyi geliyor. Çok öyle öykü, roman tarzı bir insan değilim. Kardeşimle bu konuda çok tartışırız; o fantastik, hayal ürünü şeyleri çok okur ama beni bağlasanız okuyamam mesela, ilgimi çekmez. Daha çok siyasi kitaplar okurum ve ilgimi çeken konularda araştırma yapmayı severim.

Film olarak da mı izlemiyorsunuz 🙂
Pek değil. Aile evinde ayrı koleksiyonların olduğu yerler vardır kütüphanede hem kitaplar hem de filmler için. Sakın karıştırma diyorum kardeşime de, onlar benim tarafıma geçmesin. Yüzüklerin Efendisi, Harry Potter vs hiçbirini izlemedim öyle söyleyeyim.

En sevdiğiniz yemek?
Pizza

Yemek yapmayı sever misiniz peki?
Çok severim, uzun bir süre aşçılık okuluna da gittim. Özellikle pasta, börek kısmında daha iyi bir ustalığım vardır.

En çok yapmayı sevdiğiniz yemekler neler?
Cheescakeleri severim, güzel bir ıslak kek tarifim vardır. Arkadaşlarım çok sever benim ıslak kekimi 🙂 Sizinle beraber zevkle yiyecek insan bulursanız ben her şey yapmaya varım. Ben biraz da özen göstererek yapıyorum o yüzden fazla zamanımı alıyor. Atıyorum bir kekin daha yumuşak olması için yumurtanın beyazını ayrı çırparım, bir saat çırpılması gerekiyorsa üşenmeden bir saat onunla uğraşırım. “Ne var canım bir anda yiyeceğiz bitecek” şeklinde düşünen insanlar için belki o yumurtanın tamamı hemen çırpılabilir ama ben üşenmem. Yeter ki o pastayı yiyen insanların yüzünde birazcık tebessüm olsun, dönüp güzel yapmış desinler. Erkeklerden bu tür meziyetler pek beklenmez, “hadi canım cidden sen mi yaptın?” diyen çok arkadaşım olmuştur. Yedikleri zaman yüzlerinde oluşan hayret ifadesi beni mutlu ediyor.

En sevdiğiniz dizi?

Türkiye’de Ay Yapım’ın hemen her dizisi beni mudavimi yapmıştır, yabancı dizilerde de Shonda Rimes’ın kurguları. Ezel çok başarılı bir yapımdı örneğin, Tuncel Kurtiz’in bazı anektotları kazınmıştır beynime. Devam edenler Grey’s Anatomy, Kara Sevda, True Detective, Scandal.

En çok dinlediğiniz müzik türü ve sanatçılar?
Müziğin her türünü severim ve dinlerim. 6 yaşındayken piyano çalmaya başladım, uzun bir süre bunu devam ettirdikten sonra gitar çalma hevesim başladı. O piyano geçmişi ilerleyen zamanlarda beni klavye çalmaya itti. Lisede yarışmalara katıldığımız bir grubumuz vardı. Liseden sonra o da geri planda kaldı tabii ki. Ama o zamanlardaki hocalarım iyi bir müzik kulağım olduğunu söylerdi.

O andaki moduma göre bazen Beethoven, bazen Neşet Ertaş, bazen Frank Sinatra bazen İbrahim Tatlıses. Geniş bir yelpaze J Türk popüler müziğini, Türk halk müziği, Türk sanat müziğini tercih ederim ama sıklıkla yabancı müzik de dinliyorum.

Röportaj: Damla Işık  (TBF)

Powered by migdeli